Erhan Aktaş / Kerim Kur'an
Rahmeti Bol ve Kesintisiz Olan Allah'ın Adıyla
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Bismillahir rahmanir rahim.
Güneş köreltildiği zaman,
إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ
İzeş şemsu kuvviret.
Yıldızlar bulanıklaştığı zaman,
وَإِذَا النُّجُومُ انكَدَرَتْ
Ve izen nucumun kederet.
Dağlar yürütüldüğü zaman,
وَإِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْ
Ve izelcibalu suyyiret.
Gebe develer başıboş bırakıldığı* zaman,
وَإِذَا الْعِشَارُ عُطِّلَتْ
Ve izel ışaru uttılet.
Vahşi hayvanlar bir araya toplandıkları zaman*,
وَإِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ
Ve izel vuhuşu huşiret.
Denizler kaynatıldığı zaman,
وَإِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ
Ve izel biharu succiret.
Nefisler eşleştirildiği* zaman,
وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ
Ve izen nufusu zuvvicet.
O diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğu zaman;
وَإِذَا الْمَوْؤُودَةُ سُئِلَتْ
Ve izel mev'udetu suilet.
Hangi suçtan dolayı öldürüldüğü!
بِأَيِّ ذَنبٍ قُتِلَتْ
Bi eyyi zenbin kutilet.
Defterler açıldığı zaman,
وَإِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ
Ve izes suhufu nuşiret.
Gök soyulduğu* zaman,
وَإِذَا السَّمَاء كُشِطَتْ
Ve izes semau kuşitat.
Cehennem kızıştırıldığı zaman,
وَإِذَا الْجَحِيمُ سُعِّرَتْ
Ve izel cahimu su'ıret.
Cennet yaklaştırıldığı zaman,
وَإِذَا الْجَنَّةُ أُزْلِفَتْ
Ve izel cennetu uzlifet.
İnsan, kendisi ile ne getirdiğini görecektir.
عَلِمَتْ نَفْسٌ مَّا أَحْضَرَتْ
Alimet nefsün ma ahdaret.
Hayır, ant olsun sinenlere*,
فَلَا أُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ
Fe la uksimu bil hunnes.
Yörüngesinde dönenlere,
الْجَوَارِ الْكُنَّسِ
El cevaril kunnes.
Kararmaya başladığı an geceye,
وَاللَّيْلِ إِذَا عَسْعَسَ
Vel leyli iza as'as.
Ağardığı zaman sabaha ant olsun ki,
وَالصُّبْحِ إِذَا تَنَفَّسَ
Ves subhı iza teneffes.
Kuşkusuz o* çok şerefli bir rasul sözüdür;*
إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ
İnnehu le kavlu resulin kerim.
Güç sahibi, arşın sahibi yanında itibarlıdır.
ذِي قُوَّةٍ عِندَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ
Zi kuvvetin ınde zil arşi mekin.
Kendisine itaat edilen, orada güvenilendir.
مُطَاعٍ ثَمَّ أَمِينٍ
Mutaın semme emin.
Arkadaşınız mecnun* değildir.
وَمَا صَاحِبُكُم بِمَجْنُونٍ
Ve ma sahıbukum bi mecnun.
Ant olsun o, onu açık ufukta gördü.*
وَلَقَدْ رَآهُ بِالْأُفُقِ الْمُبِينِ
Ve lekad reahu bil ufukıl mubin.
O vahyi gizlemez.*
وَمَا هُوَ عَلَى الْغَيْبِ بِضَنِينٍ
Ve ma huve alel gaybi bi danin.
O, taşlanmış şeytanın* sözü değildir.
وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَيْطَانٍ رَجِيمٍ
Ve ma huve bi kavli şeytanin recim.
O halde nereye gidiyorsunuz?*
فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ
Fe eyne tezhebun.
O alemler için zikirden* başka bir şey değildir.
إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِّلْعَالَمِينَ
İn huve illa zikrun lil alemin.
Sizden doğru yoldan gitmek isteyenler için.
لِمَن شَاء مِنكُمْ أَن يَسْتَقِيمَ
Li men şae minkum en yestekim.
Âlemlerin Rabb'i Allah dilemedikçe* siz dilemezsiniz.
وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ
Ve ma teşaune illa en yeşaallahu rabbul alemin.